Ezandan Sonra — PDF

Ezandan Sonra

----------

BAGA

----------

UYARI!

Bu romandaki isim benzerlikleri tamamen tesadüftür. Olaylar ve diyaloglar tamamen kurgusaldır. Gerçek hayatta yaşanmamıştır.

Bölüm 1 — Sessizliğin İlk Nefesi

**Ezandan Sonra**
*Bölüm 1: Sessizliğin İlk Nefesi*

Güneş henüz gökyüzünün doğu ufkunun üzerine hafifçe yükselmişti. İncecik ışık huzmeleri, eski kasabanın taş sokaklarına usulca karışıyor, evlerin tozlu pencerelerinden içeri süzülüyordu. Mustafa’nın odasında, günün ilk sessizliği hâkimdi. Pencereden gelen hafif serin rüzgar, üzerindeki ince örtüyü nazikçe kıpırdattı. Oda sadeydi; bir duvarın köşesinde iki raf, üstünde birkaç kitap ve dergi, diğer duvarda ise solgun bir halı parçası seriliydi. Mustafa, yatağında oturmuş, ellerini dizlerine koymuş, düşüncelerinin derinlerinde huzursuzca dolaşıyordu.

Yaşıtlarının gürültüsünden, kahkahalarından uzak, içine kapanık ama bir o kadar da kararlı bir gençti o. On yedi yaşındaydı ama gözlerinde sanki yaşadığından çok daha fazla acı ve tecrübe birikmişti. Hâlâ uyanmayan evin sessizliği, içindeki fırtınayla tezat oluşturuyordu. Dışarıda, bir gün daha başlamıştı; ama Mustafa için bu, yeni bir parça sessizliğin başlangıcı gibiydi.

Annesi mutfaktan gelen seslerle dikkatini dağıttı. Hafifçe kapı aralığından dışarı çıktı. Aydınlık koridor boyunca yürürken, evin içindeki sakin ve ağırbaşlı atmosferin farkına vardı. Babası, tıpkı sabahların alışılmış ritmi gibi, eski tahta masanın başında oturuyor, hafif titrek elleriyle gazeteye bakıyordu. Son günlerde gazetenin manşetleri, karamsarlık ve korkuyla doluydu; darbenin ardından gelen sıkıntılar, toplumun en küçük sokak köşelerine kadar sızmıştı.

Mutfağa yöneldiğinde annesinin titizce sofrayı hazırladığını gördü. Sade ama özenle konmuş tabaklar, kokusu mutfağı dolduran çayın buharı ve taze pişirilmiş ekmek, evin küçük sığınaklarından biriydi adeta. Annesi, üzerinde yılların yorgunluğu ve sabrını taşırken, yüzündeki hüzün ve umut belli belirsiz çizgiler halinde ortaya çıkıyordu.

“Mustafa, kalk artık, kahvaltını yapmalısın,” dedi düşük sesle, sanki kelimeler boğazında birikmiş gibiydi. Onun sesi, oğlunun içindeki karmaşayı bir nebze olsun hafifletiyordu.

Mustafa masaya oturdu. Ailesiyle birlikte kahvaltı etmek, sabahın ilk hafifliğinde birbirlerine görünmez bir destekti. Babasının masaya bıraktığı çay bardağı, annesinin hafifçe gülümseyip üstüne ekmek koyduğu tabak; her biri Mustafa’nın içinde bulunduğu ağırlığı hafifletiyordu. Ama o, gözlerini masanın üzerinde küçük çatlaklar ve ekmeğin üzerindeki küçük kırıntılara dikmişti; bu basit görüntüler onun dünyasında bir anlam ormanı gibiydi. İçinde taşıdığı sessiz isyan, konuşmayı gereksiz kılıyordu.

Okula gitmek üzere evden çıktığında, mahalle sokaklarında herkesin yüzündeki tedirginlik dikkatini çekti. İnsanlar, gözlerini kaçırıyor, bir araya geldiklerinde seslerini kısmıyorlardı. Uzun süredir devam eden sıkıntılar, kasabanın ufak noktacıklarında yankılanan fısıltılara dönüşmüştü. Mustafa, küçük elleri cebinde yürürken, bu sessiz fısıltılar sanki bir perde arkasında kurulan sahnelerin habercisiydi.

Okula ulaşınca, öğretmenlerin uyarılarını dinledi. Sınıf içinde gösterilen dikkat, sadece dersin konusuna değil, aynı zamanda sürekli olarak gündeme getirilen tedbirlere yönelikti. Öğretmenlerin gözlerindeki çekingenlik, Türkiye’nin üzerinde kararan gölgenin bir yansımasıydı. Her kelimenin önemi büyüse de, kimsenin gerçek anlamda konuşması mümkün değildi. Mustafa, sınıfın köşesinde otururken, sessizliğiyle kendisini koruyor, bir duygu dalgasının kıyılarında çırpınıyordu.

Derste, arkadaşlarının dikkatli davranışları arasında, yıllık notların ve performansların yanında gizli bir kıpırtı vardı. Onun en yakın arkadaşı Murat, son zamanlarda okula hiç gelmiyordu. Kimse sebebini bilmiyordu. Murat’ın sessizce çekip gitmesi, bir boşluk, bir sessizlik havası bırakmıştı. Mustafa, arkadaşının başına gelenleri düşürürken, bir yandan da kendisinin içinde büyüyen korku ve hüzünle baş başa kalıyordu.

“Sessizlik bazen en derin haykırıştır,” diye düşündü. Çünkü içinde yükselen fırtına kelimelere dökülemiyor, dua gibi sessiz düşüncelere dönüşüyordu.

Annesinin yüzünde gördüğü o özel ışıltı, babasının sessiz ama kararlı duruşu, mahalle gençlerinin çekingen tavırları… Hepsi birer parçaydı onun sessiz dünyasında. Mustafa, kalbinin en kıymetli köşesinde taşıdığı inancını utandırmadan yaşamayı arzu ediyordu. Fakat bu, kolay değildi; çünkü hem dış dünyada hem de kendi içindeki giysi, bir ağırlık olarak omuzlarına biniyordu.

Okul dönüşü evin yolu, Mustafa için bir yolculuk gibiydi. Sokakların sessizliğiyle karşılaştığı her adımda kalbindeki sessiz fırtına daha da büyüyordu. Aklından geçenler, sessizce dudaklarından dökülen dualar hâline bürünüyor, yüreğine daha derin bir maneviyatla işleniyordu.

“Ya Rab, kalbimi karanlıklardan arındır, doğru kalabilmem için yol göster,” diye mırıldandı kendi kendine, gözlerini kaparken.

Bir yandan da arkadaşının sessiz kayboluşunun sebebini araştırıyor, toplumun dayattığı suskunlukla yüzleşiyordu. Bu suskunluk, herkesin ipince bir bir bağlandığı bir gerdanlık gibiydi; kırılgan ama bir o kadar da güçlü.

Mustafa’nın içindeki karşıtlıklar, onu daha da derinlere sürüklüyordu. Doğru kalmak, inanmak ve yaşamak... Bunlar dışarıdan bakınca basit kelimeler olsa da onun dünyasında ağırlıkların en büyüğüydü. Suskunluk baskısı altında ezilen kasaba, bir yandan da umut tohumlarını gizemli bir şekilde saklıyordu.

O gece Mustafa, yatmadan önce pencereden gökyüzüne baktı. Yıldızlar, geçmişin izlerini taşıyan eski dostlar gibiydi; uzak ama yanı başındaydılar. Yıldızlardan birine içten bir işaret gönderdi: “Sessizliğin içinde büyüyen fırtınamı duyuracağım bir gün… Asla teslim olmayacağım.”

Kalbindeki derin kırılganlık, kıymetli bir hazine gibi ona hayatın anlamını gösteriyordu. Bu küçük kasabada başlayan sessizlik, Mustafa için maneviyatın ilk nefesiydi…

---

Mustafa’nın günü böylece sona ererken, içinde yanan sessiz ateş, üzerine düşen ağırbaşlı gökyüzü altında, bir hikayenin ilk cümlesini yazıyordu. O cümle ki, susturulmak istenen bir genç ruhun, inandığı değerlerden vazgeçmeyen, ağırbaşlı ve samimi yolculuğunun başlangıcıydı.

**Sessizliğin ilk nefesi, aslında en güçlü haykırıştı.**

Mustafa’nın içinde büyüyen bu ateş, gün geçtikçe etrafındaki karanlık hattın arasından küçük de olsa bir ışık parçası gibi doğuyordu. O ışık, yalnızca bir umut değildi, bir yoldaş gibi omuzlarında taşınıyor, içindeki fırtınayı sakinleştiren ve ona yol gösteren bir pusula işlevi görüyordu. Çünkü onun sessizliği, aslında anlatılmayı bekleyen bir hayat hikayesiydi; dışarıya vurmadığı ama derinlerde kök salan bir direnişin yankısıydı.

Okulda başlayan sessizlik rüzgârı, günün ilerleyen saatlerinde Mustafa’nın zihninde türlü düşünceleri beraberinde getiriyordu. Sınıfta öğretmenin sorularına yanıt veremeyen arkadaşlarının sessizliği, yazılı sınavlarının kağıtlarında dökülemeyen o kelimeler... Her biri, ruhunda bir nebze kırgınlık, bir nebze korku yaratıyordu. Murat’ın yokluğu, sadece sınıfı değil aynı zamanda kalplerini de boş bırakmıştı. Onun yokluğu, tam anlamıyla bir siyah delik gibi emiyordu etrafındakilerin cesaretini, mutluluğunu, hatta umutlarını bile. Mustafa, her sabah okula gelirken hep aynı soruyu soruyordu kendine: “Neredeydi Murat? Neden hiç kimse ona ulaşamıyordu? Âdeta kaybolmuş gibiydi...”

Bu sorular, Mustafa’nın zihnini kemirirken, babaannesinin anlattığı eski hikâyeler aklına geliyordu. Kadim zamanlardan kalma o öğretiler, inanç ve sabır üzerine kurulu paragraf paragraflık öğütler, onun kalbinde tekrar canlanıyordu. “Sabır, en karanlık gecenin ardından gelen sabahın ışığıdır,” demişti babaannesi bir defasında. Mustafa, bu sözleri düşünürken dahi, güneş gibi doğmakta olan umutları bir an önce yakalayabilmek için içindeki karanlıkla mücadele etmeye hazırdı.

Okul çıkışlarında artık alışkanlık haline gelen yavaş adımlarında, kasabanın dar sokaklarında yürürken her köşe başı ona yeni bir hikaye anlatıyordu. O hikayelerin tümü bir yönüyle kendisine aitti; kayboluşlar, dualar, iç çekişler, hatta bazen umut dolu gülümsemeler. Her şeyin birbirine karıştığı, bazen anlaşılmaz bir gizemin esirdi adeta burayı. Mustafa, her geçen gün daha fazla anlamaya başlıyordu ki, insanlar aslında sessiz kalmayı alışkanlık haline getirmiş, kalplerini kilitlemişlerdi. Bir şekilde bu sessizlik, kendilerini korumaları için kalkan olmuştu. Ama artık o zaman değişmeliydi, ya da en azından değiştirmek için birileri yola çıkmalıydı.

Günün sonunda eve döndüğünde Mustafa, odasında yalnız kalınca, defterini açar ve o günün en derin duygularını kaleme almaya başlardı. Yazmak, onun sessizlikten sonra gelen ikinci nefesti. Her kelime, her cümle bir haykırış, bir itiraf ve en önemlisi kendisiyle yüzleşmenin yegâne yoluydu. Defterin sayfalarına dökülenler, çaresizlikle mücadele eden bir gencin isyanı ve umutlarıydı. Bazen de gözlerinden süzülen yaşlar, hiç fark ettirmeden o yazıların içine karışır, sayfada minik damlalar halinde kururdu.

“Kelimelerimle dünyaya sesleneceğim,” diye yazmıştı bir gece. “Görmesinler beni yalnızca sessiz biri olarak. İçimde fırtınalar kopuyor, ama ben teslim olmuyorum.”

Bu kararlılık, Mustafa’nın ruhunda bir meşale gibi yanacaktı artık. O, sa
...

BU KİTABI OKUMAK İÇİN ÜYE OLUN VEYA GİRİŞ YAPIN!


Sitemize Üyelik ÜCRETSİZDİR!